“Uzun zamandan beri, kendime ilişkin gerçekleri keşfedip duruyorum. Sanki beni ben yapanların neler olduğunu, yani bana ait gerçekleri çözmek için yıllardır deney yapmış gibiyim”. 

Aynı zamanda öğretmenlik de yapan Andrew Celementes, Karne Oyunu adıyla Türkçeye çevrilen eserinde uzun uzadıya sıradışı bir öğrencinin okul hayatından ve kişinin kendini tanımasından söz ediyor. 

“O gün kendim hakkında bazı önemli gerçekleri öğrendim. Bana normal gelen şeylerin başkalarına tuhaf geldiğini fark ettim. Bir de gösteri yapmaktan hoşlanmadığımı. Ayrıca bana, onun bunun buyurulmasından nefret ettiğimi de.” 

Bütün mesele aslında “kişinin kendini ne kadar tanıdığı” ile ilgilidir. Kendimizle ilgili gerçekleri bilmemiz ve bu gerçekler ışığında davranışlarımızı, konuşmalarımızı, ilişkilerimizi belirlememiz ne kadar da kıymetli bir gelişme olurdu değil mi?

Ne yazık ki bu gerçeklerin çok uzağında olduğumuzu düşünüyorum. Gerçeklerle yüzleşmek zordur. Kabullenmek kolay değildir. Bir yanımız gerçekleri bilir aslında. Diğer yanımız da bu gerçekleri örter, görmezden gelir.

Çevremizdeki insanların da tıpkı bizim gibi olduğunu, herkesin bizim gibi düşündüğünü ya da düşünmesi gerektiğini, bizim gibi gördüğünü, bizim gibi okuduğunu, bizim gibi yaşadığını zannediyoruz. Bu varsayım üzerinden gittiğimiz için de farklı bir fikirle karşılaştığımız da ya çatışmayı ya da görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Ama gerçek bu değil. 

Her insan birbirinden çok farklıdır. Her insan ayrı bir dünyadır. Düşünce biçimi, davranış biçimi, hayat tarzı çok farklıdır. Bu farklılıkları kabul edip onun üzerine iletişim dili geliştirmeliyiz. Kimse kimseyi, düşüncesinden, farklılığından dolayı suçlamamalıdır. Başkasına kendi düşüncelerimizi empoze etmemeliyiz. Özgür bir ortamda düşünceler, fikirler açık açık beyan edilebilir.

Farklı olana tahammül edebiliyor muyuz? 

Bu sorunun cevabını okul, öğrenci, öğretmen ve ebeveyn üzerinden giderek arayacağız.

Okul öncesinden başlayarak öğrencileri olabildiği kadar birbirine benzetme çabamız ilkokulda artarak devem ediyor değil mi?

Sıraya oturmak istemeyen bir öğrenciye, kedi gibi miyavlamak isteyen bir öğrenciye, farklı renklerle resim yapmak isteyen, önerdiğimiz oyunu çok bebeksi bulup oynamak istemeyen bir öğrenciye, şarkı söylerken dans etmek istemeyen bir öğrenciye, karşı cinsten arkadaşıyla aynı grupta olmak istemeyen bir öğrenciye, farklı kitap okumak isteyen bir öğrenciye nasıl davranıyoruz?

Farklı istekleri olan öğrenciye saygı duyup “peki, tamam o zaman” mı diyoruz yoksa sınıftaki diğer öğrencilerin göstermiş olduğu davranışı onun da yapması gerektiğini söyleyip onu bu davranışa zorluyor muyuz?

Öğrencilerin tamamını aynı davranışı yapmaya zorladığımızı, zorlamakla kalmayıp bu konuda baskı oluşturduğumuzu, daha da ileri giderek meseleyi büyütüp bir problem yumağı haline getirdiğimizi söylersek ileri gitmiş olmayız herhalde.

Okullarda yaşanan birçok disiplin sorunu irdelendiğinde öğrencinin farklı yapmak istediği bir eyleme, davranışa izin verilmeyerek baskı oluşturulduğu için ortaya çıktığı görülecektir. Baskı altında olan bir öğrenci gerilir ve muhtemelen taşkınlık, aşırılık yapabilir. “Gerilen ip kopar, aşırı şişirilen bir balon patlar” prensibinde olduğu gibi.

40 dakika boyunca kanı kaynayan bir çocuğu sabit durmaya, oturmaya, dinlemeye, susmaya zorlamak ne kadar doğru, ne kadar insan fıtratına, çocuk doğasına uygun? 

Araştırmalar tam tersini söylüyor; hareketsizliğe zorlamanın yanlış olduğunu ifade eden o kadar çok araştırma var ki:

Çocuklar zannettiğimizden çok daha fazla hareket etmeye ihtiyaç duyarlar. Baş aşağı durmak, kendi etrafında dönmek, tepelerden aşağı yuvarlanmak ya da hatta ağaçlara tırmanmak gibi tüm farklı yönlere bedenlerini hareket ettirmek için bolca imkâna ihtiyaç duyarlar. Bu hareket, vestibüler (denge) duyuyu geliştiren saç hücrelerini harekete geçirerek iç kulaktaki sıvının ileri geri hareket etmesini sağlar. Bu duyu, bütünleme duyusudur ve diğer tüm duyuları destekler. 

Şayet okullarda, evlerde çocukların hareket etmesine izin verilmezse ilerde çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağımız muhakkak. Çocukların fiziksel gücünde, koordinasyonunda, dengesinde, dikkatinde ve sosyal, duygusal becerilerinde bir düşüş görmeye devam edeceğiz. Dolayısıyla çocukları hareketsizliğe değil daha çok hareket etmeye, daha çok bedensel aktivite yapmasına teşvik etmeli, hareketi destekleyen şartları oluşturmalıyız.

Her türlü farklılığa saygı duymalı ve eğitim modelimizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Bütün öğrencileri birbirine benzetme çabasından vazgeçmeliyiz. Okullar endüstriyel ürün üreten bir üretim bandı değildir ki bütün çıktıları tıpatıp birbirinin aynısı olsun. Olabildiğince insanın biricikliğine, farklılığına, doğasına uygun bir eğitim ortamı oluşturmalıyız.

Sınıflarımızda az da olsa sıra dışı, özgün öğrencilerin varlığı bir tehdit unsuru olarak değil şans olarak görülmelidir. Çocuğun farklılıklarını törpüleyerek yok etmek yerine onu korumaya alacak bir çaba içine girmeliyiz. Enerjimizi farklı öğrenciyi standartlaştırmak yerine özgünlüğünü koruyarak o çocuğa katkı sunmaya harcamalıyız. Biliyorum bu zor bir durum. Dışarıdan ahkâm kesmek kolay. Ama inanın bakış açısını değiştirdiğimiz de çok da imkânsız olmadığını göreceksiniz. Bunu başaran öğretmenler, okullar yok değil. Siz niye başaranlar içinde olmayasınız?

Çocukların hareket etme özgürlüğü destelenerek de onlara pekâlâ eğitim verilebilir. Sadece biraz cesaret ve adım atmak yeterlidir. Korkulardan, tüzüklerden, kısıtlamalardan, kurallardan, müfredatlardan çok daha önemlidir bir çocuğun hareket etme özgürlüğü ve sağlığı. 

Adem KEVEN

Şefkat Okulları Yazılar ve Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir